Terör örgütleri arasındaki eşgüdüm tehlikeyi büyütüyor: Afrika Sahel’i uçurumun eşiğinde
Afrika’nın Sahel kuşağı en tehlikeli terör sahası oldu. Uzmanlar, DEAŞ ve El Kaide bağlantılı yapıların koordinasyon kurarak bölgeyi daha karmaşık ve yıkıcı bir aşamaya taşıyabileceği uyarısını yapıyor.
Afrika ve silahlı örgütler üzerine çalışan uzmanlara göre Sahel, bugün “terör faaliyetlerinin en riskli merkezi” haline gelmiş durumda. Mali ve Burkina Faso’dan Gine Körfezi’ne, Çad Gölü havzasına kadar uzanan geniş coğrafyada saldırılar benzeri görülmemiş biçimde artarken, şiddetin etki alanı da hızla genişliyor.
Krizin arka planı: Siyasi ve yapısal kırılganlık
Nijerli araştırmacı Abdulrahmani İdrisa, Al Ain Türkçe’ye yaptığı değerlendirmede Sahel krizinin yalnızca “bir terör yuvası” olarak tanımlanmasının eksik kalacağını belirtiyor. İdrisa’ya göre bölgedeki silahlı yapıların yükselişi, uzun yıllara yayılan siyasi dışlanma, zayıf devlet kapasitesi ve kurumsal çöküşün bir sonucu.
İdrisa, Mali, Nijer ve Burkina Faso’da yerel halk ile devlet arasındaki güven erozyonunun silahlı grupların yükselişinden çok önce başladığını vurguluyor. Özellikle kuzey ve sınır bölgelerinde kamu hizmetlerinin zayıflaması, adalet mekanizmalarının işlememesi ve toprak ile kaynaklar üzerindeki çatışmaların artması, DEAŞ ve El Kaide bağlantılı gruplar için uygun bir zemin oluşturdu.
Yerel dinamiklere uyum sağlayan yapı
Sahel’de yaşananların, Suriye’deki DEAŞ yükselişinin birebir tekrarı olmadığını belirten İdrisa, bölgedeki modelin daha çok yerel ve kabilesel ittifaklara dayandığını ifade ediyor. Bu yapı; kaçakçılık ve zorla vergi toplama gibi faaliyetlere dayalı paralel bir ekonomi kurarken, başkentleri ele geçirmekten ziyade nüfuz alanları oluşturmayı hedefliyor.
Sahel ve Batı Afrika’daki DEAŞ uzantılarının yerel koşullara göre söylem ve taktiklerini yeniden şekillendirdiğine dikkat çeken İdrisa, bu esnekliğin örgütlerin toplumsal dokunun içine daha kolay sızmasına imkân verdiğini kaydediyor.
Olası koordinasyon ve sınır aşan tehdit
Uzman, Sahel ile Çad Gölü havzasındaki DEAŞ kolları arasında operasyonel ya da lojistik düzeyde bir koordinasyon ihtimalini dışlamıyor. Sahra çölü boyunca sınırların geçirgenliği bu ihtimali güçlendiriyor. Ancak kaynak ve militan rekabetinin, ayrıca yerel sadakatlerin, tam anlamıyla birleşik bir yapı kurulmasını sınırlayabileceği de belirtiliyor.
İdrisa’ya göre asıl tehlike yalnızca saldırı sayısındaki artış değil; bazı bölgelerin kalıcı biçimde devlet kontrolü dışına çıkması. Gerekli siyasi ve kalkınma reformları yapılmadığı takdirde Sahel’in on yıllar sürebilecek düşük yoğunluklu ama kronik bir çatışma sürecine girebileceği uyarısı yapılıyor.
“Önemli ve kaygı verici bir gelişme”
Belçikalı araştırmacı Peter Van Ostaeyen de, Nijer’in başkenti Niamey’de ocak ayı sonunda düzenlenen havaalanı saldırısının Batı Afrika ve Sahel kolları arasında koordineli şekilde gerçekleştirildiğini belirterek bunun “önemli ve son derece kaygı verici” bir gelişme olduğunu ifade ediyor.
Van Ostaeyen’e göre Sahel artık “Afrika’daki terörün merkez üssü” konumunda. Bu yükseliş yalnızca radikal ideolojiyle açıklanamaz; kırsal toplumlarla devlet arasındaki güven kaybı, orduların zayıflığı, tekrarlayan darbeler, etnik ve ekonomik gerilimler ile Fransız askeri varlığının azalması sonrası oluşan güvenlik boşluğu tabloyu ağırlaştırıyor.
Silahlı yapıların artık yalnızca sınır aşan örgütler değil, yerel dinamiklerin bir parçası haline geldiğini belirten Van Ostaeyen, toplumsal hoşnutsuzlukların bu gruplar tarafından nüfuz genişletme aracı olarak kullanıldığını söylüyor. Olası bir bölgesel ağ yapılanmasının ise mücadeleyi daha da zorlaştıracağına dikkat çekiyor.
“Şiddetin normalleşmesi” uyarısı
Uluslararası Kriz Grubu’nun Sahel Programı Direktörü Fransız araştırmacı Jean-Hervé Jézéquel ise en büyük riskin yalnızca DEAŞ’ın genişlemesi olmadığını, şiddetin yerel toplumlar içinde “normalleşmesi” olduğunu belirtiyor.
Sürekli saldırılarla devlet kurumlarının aşındığını, halkın ise güvenlik için kabilesel ya da silahlı yapılara yöneldiğini ifade eden Jézéquel, Sahel’de üç tehlikeli sürecin kesiştiğini söylüyor: devlet kırılganlığı ve temel hizmet eksikliği, darbeler sonrası siyasetin askerileşmesi ve sınır aşan ajandaya sahip silahlı yapıların yükselişi.
Jézéquel’e göre Sahel ve Batı Afrika’daki DEAŞ kolları arasında lojistik imkânların ve Sahra üzerinden ikmal hatlarının paylaşılması halinde daha güçlü bir koordinasyon ihtimali gerçekçi bir senaryo. Ancak kalıcı çözümün yalnızca güvenlik tedbirleriyle sağlanamayacağını, yönetişim reformları, kalkınma ve devlet-vatandaş güveninin yeniden inşasının zorunlu olduğunu vurguluyor.
Afrika’da genişleyen tehdit
Fransız basınından Courrier International da Afrika’daki silahlı aşırılıkçı grupların geniş bir hareket alanı bulduğunu, özellikle DEAŞ’ın yerel grupların biatıyla büyümeyi sürdürdüğünü aktarıyor. Sahra altı Afrika’nın hem DEAŞ hem de El Kaide açısından en aktif ve en ölümcül bölge haline geldiği belirtiliyor.
Sahel’de El Kaide bağlantılı “Nusrat el-İslam vel-Müslimin” yapılanması saldırılarını artırarak Mali ve Burkina Faso üzerindeki baskıyı yoğunlaştırırken, şiddet Gine Körfezi ülkeleri Benin, Togo ve Fildişi Sahili’ne kadar uzanmış durumda. Uzmanlar, kıyı ülkelerinde “domino etkisi” riskine dikkat çekiyor.
Uganda kökenli “Müttefik Demokratik Güçler”in 2019’da DEAŞ’a biat etmesinin ardından Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve Mozambik’te faaliyetlerini artırması; Nijerya’nın kuzeyi ile Çad Gölü çevresinde DEAŞ’ın Batı Afrika kolunun etkinliğini sürdürmesi de kıtasal çapta bir ağ yapılanması ihtimalini güçlendiriyor.
Son olarak Niamey’deki havaalanı saldırısı, Sahel ile Çad Gölü havzası arasında daha geniş bir koordinasyon olabileceği yönündeki değerlendirmeleri yeniden gündeme taşıdı. Uzmanlara göre bölgenin geleceği, devletlerin siyasi inisiyatifi ne ölçüde yeniden tesis edebileceğine bağlı olacak.
Al Ain Türkçe – Özel Haber | 20 Şubat 2026 – Abu Dabi