Büyük bir cephaneliğe rağmen sınırlı etkinlik! İran’ın caydırıcılık açmazı
İran’ın son dört yılda bölgesel nüfuzdan varlık mücadelesine sürüklenişi, füze programı, hava savunma sistemleri ve nükleer caydırıcılık tartışmalarını yeniden gündemin merkezine taşıdı.
Yalnızca 4 yıl önce İran, Orta Doğu’daki genişleyen nüfuzunu güçlendiriyor gibi görünüyordu. Lübnan, Filistin, Suriye ve Yemen’deki müttefikleri, örgütlü askerî güçler olarak varlıklarını pekiştirirken, İran’ın füze programı da hızla gelişiyor izlenimi veriyordu.
Aynı dönemde Tahran, uranyum zenginleştirme oranını yüzde 60’a çıkardı ve böylece nükleer silah üretimi için gerekli zenginleştirme seviyesine bir adım daha yaklaştı.
Ancak bugün İran, varlığını sürdürme mücadelesi veriyor. İsrail ve ABD savaş uçakları ülke topraklarının derinliklerine saldırılar düzenlerken, Tahran’ın son on yılda kurmaya çalıştığı askerî yapının da parçalanmasına yol açıyor. Bu sırada Husiler dışında müttefiklerinin büyük bölümü de son derece zayıflamış durumda bulunuyor.
Buna ek olarak, İran yüzey filosuna ait gemilerin büyük bölümü batmış durumda. Hava kuvvetleri fiilen işlevsiz hale gelirken, hava savunma sistemleri de aralıksız saldırıları püskürtmekte yetersiz kaldı. Geriye ise sürekli bombardıman altında bulunan füze ve insansız hava aracı cephaneliği kaldı.
Asıl soru ise şu; İran’ın durumu nasıl bu kadar hızlı kötüleşti? Foreign Policy dergisine göre bunun birçok nedeni bulunuyor. Ancak asıl dönüm noktası, İsrail ve ABD’nin yaklaşık iki yıl önce İran’ın askerî kapasitesinin, özellikle de hava savunması ile füze güçlerinin, daha önce sanıldığı kadar gelişmiş olmadığını fark etmesi oldu.
Dergi, İran füzelerinin nihayetinde ABD ve İsrail’i caydırmakta başarısız olmasının, Tahran’ı nükleer silahlar da dahil olmak üzere alternatif caydırıcılık mekanizmalarına yöneltebileceğini belirtti.
Foreign Policy, İran’ın 2024 yılında İsrail’e karşı ilk doğrudan füze saldırılarını başlatmasından önce, ne İran füzelerinin ne de İsrail ve ABD’ye ait önleme sistemlerinin ne kadar etkili olduğunun tam olarak bilinmediğini aktardı.
Buna karşın, İran füzelerinin çok yakın menzilde ve ihtilafsız ortamlarda yüksek hassasiyet sağlayabildiğine ilişkin bazı işaretler vardı.
2020 yılında ABD’nin Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’yi öldürmesinin ardından İran, ağırlıklı olarak o dönemde ABD’nin önemli üslerinden biri olan Irak’taki Ayn el-Esad Hava Üssü’nü hedef alan sınırlı bir füze saldırısı düzenlemişti. Saldırıda can kaybı yaşanmazken çok sayıda kişi yaralanmıştı.
O dönemde İranlı askerî yetkililer, bu saldırının hem insan kaybını önleyecek şekilde hassas biçimde planlandığını hem de hedefleri isabetle vurma kapasitesini göstermek amacı taşıdığını söylemişti.
Gerçek sınav ise 2024 yılında geldi. İran, “Gerçek Vaat 1” ve “Gerçek Vaat 2” operasyonları kapsamında İsrail’i yüzlerce balistik füzeyle vurmayı denedi.
Sonuç ise İran açısından hayal kırıklığı yarattı. Füzelerin düşük isabet oranı ve büyük bölümünün önlenmesi nedeniyle İran, İsrail ordusunun karargâhını ve İsrail istihbarat merkezini imha edemedi. Bu da İran söylemi ile sahadaki gerçeklik arasındaki çelişkiyi ortaya koydu.
Ayrıca İsrail’de bulunan çok sayıdaki füze enkazı, İsrail hükümetine ve medyasına İran askerî teçhizatı hakkında ayrıntılı inceleme ve analiz yapma imkânı verdi.
İbrani gazetesi Haaretz’in Kasım 2024’te yayımladığı bir araştırma, İran füzelerinin büyük ölçüde kötü kaynak yapılmış ve standart dışı parçalardan üretildiğini ortaya koydu. Bu durum, bir füze analistinin bunların “çocuk oyuncağı füzeler” olup olmadığını sorgulamasına yol açtı.
Buna karşılık İsrail’in bu saldırılara verdiği yanıt çok daha yüksek bir kapasite ortaya koydu. İsrail güçleri, İran topraklarının derinliklerinde konuşlu Rus yapımı S-300 hava savunma sisteminin gelişmiş radarını imha etmeyi başardı.
Bu operasyon, daha sonra Haziran 2025’teki 12 günlük savaşta ve mevcut çatışmada yaşanacakların adeta ön izlemesi niteliğinde oldu. İran hava savunma sistemleri, bu süreçte tek bir insanlı uçağı bile düşürmeyi başaramadı.
Eğer İran’ın “Gerçek Vaat 1” ve “Gerçek Vaat 2” operasyonlarındaki füzeleri, İsrail hava savunmasını güvenilir biçimde aşma ve belirli hedefleri geniş çapta yok etme kapasitesini kanıtlayabilseydi, İsrail’in stratejik hesapları farklı olabilirdi.
Ancak füzelerin yıkıcı olmasına rağmen etkili olmadığının anlaşılmasıyla birlikte, İran’ın İsrail’i kendi topraklarına saldırmaktan caydırma kapasitesi çöktü.
İsrail’in, ani bir saldırı ile çok katmanlı füze savunmasının bir araya gelmesi halinde olumlu askerî sonuçlar elde edilebileceği sonucuna doğru biçimde vardığı anlaşılıyor.
İran karşılık vermeyi sürdürse de, savaşı sona erdirecek ölçüde bir zarar vermeyi şu ana kadar başaramadı. Bu nedenle İran topraklarına yönelik saldırılar sürüyor. Oysa bu tablo birkaç yıl önce tahayyül bile edilemezdi.
Eğer İran rejimi önümüzdeki haftaları atlatabilirse, önünde zor seçenekler bulunacak. Bunlardan biri, füze güçlerine yoğun biçimde yatırım yapmayı sürdürmek olacak. Ancak bu yol, İran’ı yeniden bugünkü konumuna, yani nükleer cephaneliğini mümkün olduğunca küçültmeyi amaçlayan sürekli saldırılara açık hale getirebilir.
İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki gemileri hedef alma tehdidi, boğazın fiilen kapanmasına yol açmış olsa da, bu tehdit şu ana kadar herhangi bir askerî adımı durdurmaya yetmedi. Ayrıca Suudi Arabistan’ın Kızıldeniz’e uzanan bir boru hattı kurmuş olması, Suudi petrolünün kapalı boğazı kullanmadan taşınmasına imkân vererek kapanmanın etkisini azalttı.
Bu şartlar altında nükleer silah programını güçlendirmek, Tahran için daha cazip bir seçenek gibi görünebilir. Ancak bu yol hem teknik hem de siyasi nedenlerle son derece zorlu olacaktır.
Şu anda İran’ın elinde yalnızca yaklaşık 10 nükleer silah üretmeye yetecek kadar zenginleştirilmiş uranyum bulunduğu belirtiliyor. Bu miktar, düşman karşısında yeterli olmayabilir. Son bir yılda İran’ın nükleer tesislerinde oluşan büyük hasar da bu zorluğu artırıyor.
Geçmişte İran, bu yola başvurmakla yetinmeyip çoğu zaman tehdit seviyesinde kaldı. Batı yaptırımlarının ekonomik etkileri nedeniyle ve ekonomik durumunu iyileştirme amacıyla Tahran, bir dönem Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı ile iş birliği yaptı ve Körfez ülkeleriyle ekonomik ilişkilerini geliştirmeye çalıştı.
Ancak tüm bunlar artık geride kaldı. İran, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı ile güvence anlaşmasını ihlal etti, nükleer tesislerdeki denetimi sona erdirdi ve buna ek olarak Körfez ülkelerine insansız hava araçları ve füzelerle saldırılar düzenledi.
Nükleer yolda ilerlemeye devam edilmesi, İran’ın karşı karşıya olduğu ekonomik sorunları daha da ağırlaştıracak ve ülkeyi 1990’lı yıllardaki Kuzey Kore’ye benzer biçimde ekonomik açıdan dışlanmış bir devlete dönüştürebilecek.
Bununla birlikte, caydırıcılığı yeniden tesis etmek İran açısından artık bir varlık meselesi haline gelmiş durumda. Ülke yoğun bombardıman altında kalmayı sürdürdükçe, Tahran ağır ekonomik sıkıntıların, ABD ve İsrail karşısında tamamen çaresiz kalmaktan daha katlanılabilir olduğunu düşünebilir.
Bu savaşın ardından İran, maliyet-fayda dengesine ilişkin çok farklı bir değerlendirme yapabilir ve güvenliğini sağlamak için çok daha büyük fedakârlıkların gerekli olduğu sonucuna varabilir.