İran savaşı nasıl bitecek? Çöküş ile müzakere arasında 3 senaryo
İran'da dün başlayan ABD ve İsrail operasyonlarının ardından, dünya bu savaşın sonuçları hakkında senaryoları konuşuyor. Peki İran savaşı nasıl biter?
ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a karşı başlattığı operasyonla açılan, İran lideri Ali Hamaney’in ölümüyle ilerleyen bu savaş nasıl bitebilir?
Saldırıların devam etmesi ve karşılıklı misillemelerin sürmesiyle birlikte, Responsible Statecraft sitesine göre çatışmanın sona ermesine dair üç ana senaryo şekilleniyor. İran’da rejimin çökmesi, karşılıklı dayanıklılığın bir uzlaşmayı zorlaması ya da sarsıntılı biçimde müzakere masasına geri dönüş.
Bölgesel tablonun karmaşıklığı, uluslararası çıkarların çatışması ve iki taraf arasındaki derin güvensizlik, bu seçeneklerin her birini riskli hâle getiriyor.
Birinci Senaryo: Rejimin Çöküşü ve Tek Taraflı Zafer İlanı
Analiz çevrelerinde en çok konuşulan senaryo, Washington’un askerî tırmanışı rejim çökene kadar sürdürmesi ve ardından çatışma sonrası dönemi yönetmeye girmeden tek taraflı zafer ilan etmesi.
Bu yaklaşım, “rejim değişikliği” ile “rejim çöküşü” arasında net bir ayrım yapıyor.
Birincisi, Irak Savaşı’nda olduğu gibi, iktidarı yeniden inşa etmek ve siyasi bir alternatif yerleştirmek için doğrudan müdahaleyi gerektirir. Bu da uzun vadeli siyasi ve güvenlik maliyetleri doğurur.
İkincisi ise, liderlik yapısının devrilmesi ve ülke içinde bir boşluğun bırakılması anlamına gelir; bu boşluk iç çatışmalara, hatta iç savaşa yol açabilir.
Eğer saldırılar birinci kademe liderlerin büyük bölümünün tasfiyesine yol açarsa, İran’daki karar merkezlerinde hızlı bir çözülme yaşanabilir ve bu da ABD Başkanına askerî zafer ilan etme imkanı verebilir. Ancak bu yol, geniş çaplı istikrarsızlık ve ülkenin sınırlarını aşabilecek uzun süreli bir kaos riskini beraberinde getirir.
İkinci Senaryo: İran’ın Dayanması ve Karşılıklı Baskının Uzlaşmayı Zorlaması
İkinci olasılık, İran’ın saldırıları absorbe edebilmesi ve bölgede Amerikan çıkarlarına karşı karşı saldırılarını sürdürmesi varsayımına dayanır.
Bu saldırılar ciddi can ve mal kayıplarına yol açar ya da enerji piyasalarında sarsıntı, küresel enflasyonda yükseliş gibi sonuçlar doğurursa, ABD içinde siyasi baskının belirgin biçimde artabileceği ifade ediliyor.
İç ve uluslararası baskı altında Beyaz Saray, müzakereyle çıkış arayabilir.
Bu bağlamda Trump, eski Başkan Barack Obama döneminde imzalanan ve Trump’ın daha önce çekildiği nükleer anlaşmadan “daha iyi” olduğu iddiasıyla sunulacak yeni bir anlaşmayı kabul edebilir.
Bu senaryoda ABD yönetimi anlaşmayı askerî baskının ürünü olarak pazarlayabilirken, Tahran da bunu kendi dayanıklılığının kanıtı olarak sunabilir.
Fakat bu senaryo, mevcut çatışmaya giden yolu açan “azami baskı” mirasıyla çelişiyor; bu nedenle güvenin yeniden inşası son derece karmaşık bir mesele olarak görülüyor.
Üçüncü Senaryo: Müzakere Masasına Kırılgan Bir Dönüş
Üçüncü ve en az muhtemel senaryo, karşılıklı tırmanış turlarının iki tarafı da—değiştirilmiş bir formülle ya da önceki bir anlaşma taslağına dönüş dahil—diplomatik yola geri dönmenin gerekliliğine ikna etmesi.
Bu tabloda her taraf, uzlaşıya varmadan önce bir “askerî başarı” elde ettiğini iddia edebilir. Ancak en büyük engel, özellikle İran’da iktidarın en üst kademesinin hedef alınmasından sonra Washington ile Tahran arasındaki neredeyse tam güvensizlik olarak gösteriliyor.
Bir anlaşmaya varılsa bile, uygulanmasının çok büyük zorluklarla karşılaşacağı; bunun kalıcı bir çözümden ziyade, gerilimin altta sürdüğü geçici bir ateşkesle sınırlı kalabileceği belirtiliyor.
İsrail’in Tutumu ve Siyasi Sürece Etkisi
Bu senaryolarla birlikte İsrail de denklemi etkileyen bir unsur olarak öne çıkıyor. İsrail’in, diplomatik sürecin baştan beri bir aldatmaca olduğu ve askerî darbenin önceden planlandığı yönündeki anlatıyı güçlendirmeye çalıştığı ifade ediliyor. Böyle bir yaklaşımın yerleşmesi, gelecekteki herhangi bir süreçte ABD’nin “müzakere tarafı” olarak güvenilirliğini zedeleyebilir.
Bazı gözlemciler, ABD yönetimi içinde diplomasiye eğilimli akımların zaten var olduğunu; ancak nihai kararın iç ve dış siyasi dengeler ile baskıların sonucunda şekillendiğini değerlendiriyor. Her durumda, ABD arabuluculuğuna duyulan güvenin aşınmasının bölgesel güvenlik mimarisi üzerinde uzun vadeli sonuçlar doğurabileceği vurgulanıyor.
Senaryoların çeşitliliğine rağmen, güvenilir bir müzakere hattının yokluğu ve kalıcı bir anlayışın inşa edilme ihtimalinin zayıflaması nedeniyle, çatışmanın uzayıp genişlemesi olasılığı gündemde kalmaya devam ediyor.
Açık savaşların eksik olmadığı bir bölgede, soru yalnızca bu savaşın nasıl biteceği değil; bitip bitmeyeceği, yoksa Ortadoğu’nun çehresini onlarca yıl yeniden şekillendirecek uzun bir çatışmanın yeni bir bölümüne mi dönüşeceği olarak dile getiriliyor.