Ukrayna’da savaşın değişmeyecek kaybedeni Almanya! Al Ain Türkçe Özel

Ukrayna’da savaş ve Batı ile Rusya arasında bilek güreşi de sürüyor. Savaşı kimin kazanacağına ilişkin tartışmalar bir yana, her sonuçta en büyük kayıp yaşayanın Avrupa ve Avrupa’nın merkez gücü olan Almanya olacağı kesin.
Ukrayna’da 2004’te yükselen gerilim, 2014’te düzenlenen darbe ile iç savaşa doğru meyletmiş ve bu süreçte özellikle dönemin Almanya Şansölyesi Angela Merkel’in arabuluculuğunda yürütülen Minsk Anlaşmaları çatışmayı kesebilecek bir girişim olarak dünyaya sunulmuştu.
Aradan geçen zamanın ardından hem 7 Aralık’ta Alman medyasının önemli unsurlarından Die Zeit’e, hemen ardından da İtalyan Corriere della Sera’ya konuşan Merkel, “2014 Minsk Anlaşması, Ukrayna'ya zaman tanıma girişimini temsil ediyordu. Bugün gördüğümüz gibi Ukrayna aradaki zamanı daha güçlenmek için kullandı. 2014-15'in Ukraynası bugünkü gibi değildi. Ve NATO'nun o zaman Ukrayna'ya şimdiki gibi yardım edebileceğinden şüpheliyim. Çatışmanın donmuş olduğu, sorunun çözülmediği hepimiz için açıktı, ama bu, Ukrayna'ya değerli zaman kazandırdı." ifadeleri ile amaçlarının barış sağlanması olmadığını belirtmişti.
Dönemin Ukrayna lideri Petro Poroşenko da Kiev'in Minsk anlaşmalarını ordusunu yeniden inşa etmek amacıyla zaman kazanmak için kullandığını belirtti. Buna Putin’in tepkisi, konuya ilişkin açıklamasında da geçen “Kandırıldık” ifadesi ile özetlenebilecek şekilde oldu. Rusya’nın “kandırılması”nın ne kadar kabul edilebilir bir gerekçe olduğu tartışma götürür olsa da, bu başka bir yazının konusu.
Ukrayna’da Batı ile Rusya arasında yaşanan mesafeli çatışma sürecinin Şubat ayı ile birlikte savaşa dönüşmesinin etkilerine odaklandığımızda neden en büyük kaybedenin Almanya olduğunu düşünüyoruz peki? Bu hem politik, hem askeri, hem de iktisadi olarak değerlendirilmesi gereken bir başlık.
İlk ve en kısa olanının politik olduğunu söylemek gerek. Yazı içerisinde başka başlıklar ekleyecek olsak da öncelikle Merkel’in itirafı ile birlikte Almanya’nın güvenilir bir arabuluculuk yapamayacağı ortaya çıkıyor. Minsk Anlaşmalarının gerçek bir barış aramak yerine taraflardan birisine zaman kazandırma amacı taşıması, artık Almanya’nın güvenilir bir barış sağlayıcı olma gibi bir duruma giremeyeceğini de ortaya koyuyor. Uluslararası arenada bu büyük bir güven yitimi anlamına da geliyor.
ENERJİ MALİYETLERİNDE 4 KAT ARTIŞ
Diğer iki başlık ise, yani iktisadi ve askeri alanlara ilişkin. Rusya’ya uygulanan yaptırımların büyük oranda çalışmaması ve Avrupa ülkelerinin sanayii alanında en fazla ihtiyaç duydukları başlık olan enerjide önemli bir kriz yaşanması, yaşlı kıtanın geleceği için de hayati anlam taşıyor. Avrupa Birliği’nin son dönemde yaptığı ırkçı açıklamaları ile öne çıkan Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı Josep Borell, "Yıllar içinde yarattığımız Rusya'ya enerji bağımlılığını birkaç ay içinde ortadan kaldırdık.” dedi. Doğru, ABD’nin NATO tatbikatı esnasında Rusya’dan Avrupa’ya gelen doğal gaz boru hatlarını vurmasının ardından Avrupa, Rus enerji kaynaklarına istese de erişemez hale geldi. Buna bir de daha önce yapılmış ambargo açıklamalarını eklemek gerekiyor elbet. Peki, Avrupa bu enerji açığını nasıl kapattı? Öncelikle, henüz bu açığı tam olarak kapatabilmiş olmasa da, şu ana kadar enerjide yokluk çekilecek bir kriz yaşanmadı. Bunda hava koşullarının “iyi” gitmiş olmasının etkisini de unutmamalı elbet. Ancak, Şubat sonu gibi gaz depolarının boşalacağı bizzat enerji düzenleme kurulu tarafından itiraf edilmiş durumda da. Bunun telafisi için ise birden fazla yol deneniyor. Bunlardan bir tanesi Kuzey Afrika ve Norveç’ten gaz transferi. Bu gelen miktar Avrupa’nın ihtiyacını karşılamaktan hayli uzak, buna ek olarak ise ABD’den sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) getiriliyor. Ancak, ABD’den gelen lng’nin birim maliyeti şu an, yani ambargolar sebebi ile fiyatlarda yaşanan yükselişe rağmen, Rusya’nın pahalılaşmış gazının da 4 katı seviyesinde.
Avrupa ülkeleri konutlar için duyulan ihtiyacı sübvanse etme gücüne sahip olsa da, sanayide yaşanacak maliyet artışının orta vadede Avrupa sanayisi için yıkıcı etkileri olacak. Avrupa sanayisi denildiğinde de akla ilk gelen ülke Almanya elbette. Bu durum Alman sanayisini rekabet edemez hale getirecek. Alman sermayesi ise Avrupa dışına konuşlanmak zorunda kalacak. ABD’nin baskısı ile Çin’e yönelik ambargolar ise bu anlamda Avrupa’yı bir tercihte bulunmaya zorlayacak. Ya ABD baskısına rağmen Rusya’dan gaz alımı için yeniden adım atılacak, ki bu en azından Ukrayna savaşı son bulmadıkça pek mümkün değil, ki savaşın ardından ilişkilerin toparlanacağına ilişkin bir emare de henüz yok. Ya da Avrupa sanayisi hızla güç kaybederken, ABD için yeni ve açık pazar haline gelinecek. ABD’nin bu başlıktaki beklentisi şüphesiz ki ikincisi. Bu durum Çin’le rekabette yaşadığı sorunlara çözüm bulmaya çalışan, bu başlıkta yaptırımlar da dahil pek çok adım atan ABD için hayat öpücüğü anlamı taşıyacak, en azından bir süre. Bunun ilk emareleri de görülmeye başlandı. Ancak, ABD süreci oluruna bırakmak yerine yeni adımlarla hem hızlandırıyor, hem de başka alanlara taşıyor.
ALMAN SAVAŞ SANAYİİ PAZARINI KAYBEDİYOR
ABD’nin son dönemde attığı bu başlıktaki bir diğer adım da Ukrayna’ya Alman Leopard2 tanklarının verilmesi. Almanya bu karara, “ABD Abrahams versin, biz de Leopard2 verelim” ifadeleri ile direnmeye çalışsa da, böyle bir direnç geliştirecek durumda olmadığının ABD de farkında. Nitekim Polonya üzerinden atılan adımlar bunu gösteriyor. Ukrayna’ya elindeki Leopard2’leri vereceğini açıkladı. Bu tankların yerini ise ABD üretimi tanklar alacak. ABD böylece savaş öncesinde Rus gazı ile rekabet edemeyerek giremediği Avrupa enerji piyasasını, zira 4 kat pahalı ABD gazı, nasıl ele geçirdi ise, şimdi de Avrupa silah sektörünü tamamen kontrol altına alıyor. Bu süreçte Alman tanklarının yerini ABD tanklarının alması sadece politik bir baskı ile sağlanmıyor. Bu ABD, Rusya ve Çin dışındaki ülkelerin silah üretim sektörleri ile de bağlantılı. Bu üç ülke, ama özellikle ABD ve Rusya, diğer ülkelerden farklı olarak seri üretim ile silah üretiminde maliyet düşürebiliyor. Dünya silah pazarında geniş söz sahibi olmanın yan getirilerinden birisi bu da. Ayrıca, ABD’nin “NATO entegrasyonu” gibi bir gerekçesi de var elinde. Düşük maliyetli üretim ise araştırma geliştirme alanında harcanacak daha büyük bütçeler, daha fazla kar da demek.
Peki Almanya’nın pazar yitimi nasıl yaşanacak. Almanya’da soğuk savaşın son bulmasının ardından silahlanma bütçeleri düşürüldü, bu durumda ABD ve Rusya gibi seri üretim kabiliyeti de yitirildi ve daha ağır işleyen ve haliyle çok daha yüksek maliyetli bir üretim süreci ortaya çıktı. Ancak, bu durum savaştan uzakta olan Avrupa ülkeleri için bir sıkıntı yaratmıyordu. Almanya’dan sipariş edilen bir tankın teslimi şu an için 2 yılın üzerinde bir zaman alıyor. Bu zaman, ABD ve Rusya için tank başlığında birkaç ay ile sınırlı. Ayrıca, üretim sürecinin yavaşlaması yedek parça üretimini de vurmuş durumda. Yani Almanya Ukrayna’ya Leopard verse de, kısa süre içerisinde bu tanklar kullanım şanslarını da kaybedecekler. Tank gibi silahların alımı ise bir ülke için göz önüne alınması gereken uzun vadeli bir adım. Askerlerin eğitimi, bu silahların sürekli tedarik edilebilir olması, yedek parça ihtiyacının sürekli güvence altında olması gibi. Eğer bunları sağlayamayan bir ülkeden alım yaparsanız kısa süre içerisinde tonlarca ağırlığa sahip milyonlarca dolarlık hurda garajına sahip hale gelirsiniz. İşte şimdi ABD’nin yaptığı, Alman tanklarına sahip ülkeleri bu duruma düşürmek ve Alman silahları yerine ABD silahlarının alınmasını tek yol haline getirmek…
ABD, bu başlıkta sadece Almanya’yı da karşısına almıyor, Avustralya’ya denizaltı satmak için 56 milyar dolarlık anlaşma imzalayan Fransa’nın başına gelenler ve anlaşmanın kısa süre içerisinde iptali ve Avustralya’nın ABD ve İngiltere ile hemen imzaladığı güvenlik ittifakı anlaşmasını da anımsamalı. Ukrayna’da 2004’te yükselen gerilim, 2014’te düzenlenen darbe ile iç savaşa doğru meyletmiş ve bu süreçte özellikle dönemin Almanya Şansölyesi Angela Merkel’in arabuluculuğunda yürütülen Minsk Anlaşmaları çatışmayı kesebilecek bir girişim olarak dünyaya sunulmuştu.
Aradan geçen zamanın ardından hem 7 Aralık’ta Alman medyasının önemli unsurlarından Die Zeit’e, hemen ardından da İtalyan Corriere della Sera’ya konuşan Merkel, “2014 Minsk Anlaşması, Ukrayna'ya zaman tanıma girişimini temsil ediyordu. Bugün gördüğümüz gibi Ukrayna aradaki zamanı daha güçlenmek için kullandı. 2014-15'in Ukraynası bugünkü gibi değildi. Ve NATO'nun o zaman Ukrayna'ya şimdiki gibi yardım edebileceğinden şüpheliyim. Çatışmanın donmuş olduğu, sorunun çözülmediği hepimiz için açıktı, ama bu, Ukrayna'ya değerli zaman kazandırdı." ifadeleri ile amaçlarının barış sağlanması olmadığını belirtmişti.
Dönemin Ukrayna lideri Petro Poroşenko da Kiev'in Minsk anlaşmalarını ordusunu yeniden inşa etmek amacıyla zaman kazanmak için kullandığını belirtti. Buna Putin’in tepkisi, konuya ilişkin açıklamasında da geçen “Kandırıldık” ifadesi ile özetlenebilecek şekilde oldu. Rusya’nın “kandırılması”nın ne kadar kabul edilebilir bir gerekçe olduğu tartışma götürür olsa da, bu başka bir yazının konusu.
Ukrayna’da Batı ile Rusya arasında yaşanan mesafeli çatışma sürecinin Şubat ayı ile birlikte savaşa dönüşmesinin etkilerine odaklandığımızda neden en büyük kaybedenin Almanya olduğunu düşünüyoruz peki? Bu hem politik, hem askeri, hem de iktisadi olarak değerlendirilmesi gereken bir başlık.
İlk ve en kısa olanının politik olduğunu söylemek gerek. Yazı içerisinde başka başlıklar ekleyecek olsak da öncelikle Merkel’in itirafı ile birlikte Almanya’nın güvenilir bir arabuluculuk yapamayacağı ortaya çıkıyor. Minsk Anlaşmalarının gerçek bir barış aramak yerine taraflardan birisine zaman kazandırma amacı taşıması, artık Almanya’nın güvenilir bir barış sağlayıcı olma gibi bir duruma giremeyeceğini de ortaya koyuyor. Uluslararası arenada bu büyük bir güven yitimi anlamına da geliyor.
ENERJİ MALİYETLERİNDE 4 KAT ARTIŞ
Diğer iki başlık ise, yani iktisadi ve askeri alanlara ilişkin. Rusya’ya uygulanan yaptırımların büyük oranda çalışmaması ve Avrupa ülkelerinin sanayii alanında en fazla ihtiyaç duydukları başlık olan enerjide önemli bir kriz yaşanması, yaşlı kıtanın geleceği için de hayati anlam taşıyor. Avrupa Birliği’nin son dönemde yaptığı ırkçı açıklamaları ile öne çıkan Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı Josep Borell, "Yıllar içinde yarattığımız Rusya'ya enerji bağımlılığını birkaç ay içinde ortadan kaldırdık.” dedi. Doğru, ABD’nin NATO tatbikatı esnasında Rusya’dan Avrupa’ya gelen doğal gaz boru hatlarını vurmasının ardından Avrupa, Rus enerji kaynaklarına istese de erişemez hale geldi. Buna bir de daha önce yapılmış ambargo açıklamalarını eklemek gerekiyor elbet. Peki, Avrupa bu enerji açığını nasıl kapattı? Öncelikle, henüz bu açığı tam olarak kapatabilmiş olmasa da, şu ana kadar enerjide yokluk çekilecek bir kriz yaşanmadı. Bunda hava koşullarının “iyi” gitmiş olmasının etkisini de unutmamalı elbet. Ancak, Şubat sonu gibi gaz depolarının boşalacağı bizzat enerji düzenleme kurulu tarafından itiraf edilmiş durumda da. Bunun telafisi için ise birden fazla yol deneniyor. Bunlardan bir tanesi Kuzey Afrika ve Norveç’ten gaz transferi. Bu gelen miktar Avrupa’nın ihtiyacını karşılamaktan hayli uzak, buna ek olarak ise ABD’den sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) getiriliyor. Ancak, ABD’den gelen lng’nin birim maliyeti şu an, yani ambargolar sebebi ile fiyatlarda yaşanan yükselişe rağmen, Rusya’nın pahalılaşmış gazının da 4 katı seviyesinde.
Avrupa ülkeleri konutlar için duyulan ihtiyacı sübvanse etme gücüne sahip olsa da, sanayide yaşanacak maliyet artışının orta vadede Avrupa sanayisi için yıkıcı etkileri olacak. Avrupa sanayisi denildiğinde de akla ilk gelen ülke Almanya elbette. Bu durum Alman sanayisini rekabet edemez hale getirecek. Alman sermayesi ise Avrupa dışına konuşlanmak zorunda kalacak. ABD’nin baskısı ile Çin’e yönelik ambargolar ise bu anlamda Avrupa’yı bir tercihte bulunmaya zorlayacak. Ya ABD baskısına rağmen Rusya’dan gaz alımı için yeniden adım atılacak, ki bu en azından Ukrayna savaşı son bulmadıkça pek mümkün değil, ki savaşın ardından ilişkilerin toparlanacağına ilişkin bir emare de henüz yok. Ya da Avrupa sanayisi hızla güç kaybederken, ABD için yeni ve açık pazar haline gelinecek. ABD’nin bu başlıktaki beklentisi şüphesiz ki ikincisi. Bu durum Çin’le rekabette yaşadığı sorunlara çözüm bulmaya çalışan, bu başlıkta yaptırımlar da dahil pek çok adım atan ABD için hayat öpücüğü anlamı taşıyacak, en azından bir süre. Bunun ilk emareleri de görülmeye başlandı. Ancak, ABD süreci oluruna bırakmak yerine yeni adımlarla hem hızlandırıyor, hem de başka alanlara taşıyor.
ALMAN SAVAŞ SANAYİİ PAZARINI KAYBEDİYOR
ABD’nin son dönemde attığı bu başlıktaki bir diğer adım da Ukrayna’ya Alman Leopard2 tanklarının verilmesi. Almanya bu karara, “ABD Abrahams versin, biz de Leopard2 verelim” ifadeleri ile direnmeye çalışsa da, böyle bir direnç geliştirecek durumda olmadığının ABD de farkında. Nitekim Polonya üzerinden atılan adımlar bunu gösteriyor. Ukrayna’ya elindeki Leopard2’leri vereceğini açıkladı. Bu tankların yerini ise ABD üretimi tanklar alacak. ABD böylece savaş öncesinde Rus gazı ile rekabet edemeyerek giremediği Avrupa enerji piyasasını, zira 4 kat pahalı ABD gazı, nasıl ele geçirdi ise, şimdi de Avrupa silah sektörünü tamamen kontrol altına alıyor. Bu süreçte Alman tanklarının yerini ABD tanklarının alması sadece politik bir baskı ile sağlanmıyor. Bu ABD, Rusya ve Çin dışındaki ülkelerin silah üretim sektörleri ile de bağlantılı. Bu üç ülke, ama özellikle ABD ve Rusya, diğer ülkelerden farklı olarak seri üretim ile silah üretiminde maliyet düşürebiliyor. Dünya silah pazarında geniş söz sahibi olmanın yan getirilerinden birisi bu da. Ayrıca, ABD’nin “NATO entegrasyonu” gibi bir gerekçesi de var elinde. Düşük maliyetli üretim ise araştırma geliştirme alanında harcanacak daha büyük bütçeler, daha fazla kar da demek.
Peki Almanya’nın pazar yitimi nasıl yaşanacak. Almanya’da soğuk savaşın son bulmasının ardından silahlanma bütçeleri düşürüldü, bu durumda ABD ve Rusya gibi seri üretim kabiliyeti de yitirildi ve daha ağır işleyen ve haliyle çok daha yüksek maliyetli bir üretim süreci ortaya çıktı. Ancak, bu durum savaştan uzakta olan Avrupa ülkeleri için bir sıkıntı yaratmıyordu. Almanya’dan sipariş edilen bir tankın teslimi şu an için 2 yılın üzerinde bir zaman alıyor. Bu zaman, ABD ve Rusya için tank başlığında birkaç ay ile sınırlı. Ayrıca, üretim sürecinin yavaşlaması yedek parça üretimini de vurmuş durumda. Yani Almanya Ukrayna’ya Leopard verse de, kısa süre içerisinde bu tanklar kullanım şanslarını da kaybedecekler. Tank gibi silahların alımı ise bir ülke için göz önüne alınması gereken uzun vadeli bir adım. Askerlerin eğitimi, bu silahların sürekli tedarik edilebilir olması, yedek parça ihtiyacının sürekli güvence altında olması gibi. Eğer bunları sağlayamayan bir ülkeden alım yaparsanız kısa süre içerisinde tonlarca ağırlığa sahip milyonlarca dolarlık hurda garajına sahip hale gelirsiniz. İşte şimdi ABD’nin yaptığı, Alman tanklarına sahip ülkeleri bu duruma düşürmek ve Alman silahları yerine ABD silahlarının alınmasını tek yol haline getirmek…
ABD, bu başlıkta sadece Almanya’yı da karşısına almıyor, Avustralya’ya denizaltı satmak için 56 milyar dolarlık anlaşma imzalayan Fransa’nın başına gelenler ve anlaşmanın kısa süre içerisinde iptali ve Avustralya’nın ABD ve İngiltere ile hemen imzaladığı güvenlik ittifakı anlaşmasını da anımsamalı.