Netanyahu’nun hayali gerçekleşiyor ama Trump’ın şartlarıyla
İran’ın oluşturduğunu savunduğu “varoluşsal tehdit” konusunda otuz yılı aşkın süredir sürekli uyarılarda bulunan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, kendini sonunda yıllardır çağrısını yaptığı tablonun tam ortasında buldu.
New York Times gazetesine göre ironik olan şu ki, geçen şubat ayının sonlarında başlayan bu savaş artık Netanyahu’nun yıllardır savunduğu İsrail vizyonuna göre değil, ABD Başkanı Donald Trump’ın hesaplarına göre yürütülüyor. Görünen o ki Trump, bu çatışmayı Orta Doğu’nun sınırlarını aşan daha geniş bir stratejik çerçeve içinde ele alıyor.
Netanyahu, askeri operasyonların başladığını duyurduğunda savaşı, İran rejiminin temsil ettiğini söylediği “varoluşsal tehdidi ortadan kaldıracak tarihi bir adım” olarak sundu. Bu ifade, askeri kapasiteyi zayıflatmanın ötesine geçen, rejim değişikliğini de ima eden açık bir stratejik hedefe işaret ediyordu. Ancak Amerikan ve İsrail uçaklarının İran hava sahasında geniş çaplı üstünlük kurduğu yaklaşık iki haftalık yoğun bombardımanın ardından İsrail söyleminde belirgin bir değişim yaşandı.
Savaşın başlamasından sonra düzenlediği ilk basın toplantısında Netanyahu, beklentilerin seviyesini düşürdü. Bu kez daha ulaşılabilir bir hedef olarak, İran’ın nükleer ve füze programlarını zayıflatmaktan söz etti. Rejimin devrilmesi ise operasyonel bir plandan çok, ulaşılması zor bir hedef gibi görünmeye başladı.
Bu söylem değişikliği, hava gücünün köklü siyasi değişimler üretme konusundaki sınırlarını yansıtıyor. Ancak aynı zamanda İsrail yönetimi açısından daha hassas başka bir gerçeği de ortaya koyuyor. Bu savaşta stratejik kararların ipleri Washington’ın elinde.
Nitekim ABD yönetimi, İran içinde hangi hedeflerin vurulabileceği konusunda etkisini açık biçimde hissettirdi. Trump’ın Kongre’deki en önemli müttefiklerinden Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham’ın yaptığı uyarı da bu yönelimin açık bir göstergesi oldu. Graham, İsrail’e İran’ın petrol altyapısını hedef almaktan kaçınması çağrısında bulundu.
Amerikan bakış açısına göre bu tutum yalnızca küresel enerji piyasalarında sarsıntı yaşanmasını önleme amacı taşımıyor. Aynı zamanda, İran’da savaş sonrası dönemde siyasi bir değişim yaşanması halinde rol oynayabilecek ekonomik varlıkların korunması da hedefleniyor.
Ancak İsrail’deki bazı analistler, Amerikan hesaplarının bunun çok ötesine uzandığını düşünüyor. İran petrol sektörünün ayakta tutulması, Washington’a İran petrolünün en büyük alıcısı olan Çin karşısında önemli bir jeopolitik koz verebilir. Özellikle de Tayvan’ın geleceği etrafında tırmanan stratejik rekabet bağlamında bu unsur daha da önem kazanıyor.
Bu tablo, bazı İsrailli yorumcuları Netanyahu ile Trump arasındaki ilişkiyi oldukça sert ifadelerle tanımlamaya itti. Deneyimli analist Nahum Barnea, Amerikan başkanının fiilen “Netanyahu’nun dini lideri” haline geldiğini yazdı. Bu ifadeyle, askeri hedeflerin niteliği ya da operasyonların ne zaman sona ereceği gibi kritik kararların Kudüs’ten çok Washington’da alındığını ima etti.
Lübnan’daki Hizbullah cephesi dahil kuzey hattında bile İsrail’in hareket alanı, karmaşık bölgesel ve uluslararası dengeler nedeniyle sınırlı kalıyor.
Netanyahu ise kamuoyuna yaptığı açıklamalarda bu izlenimi azaltmaya çalışıyor. Trump ile neredeyse her gün görüştüğünü ve kararların iki taraf arasında “tam koordinasyon” içinde alındığını vurguluyor. Buna rağmen son açıklamalarında, İsrail kamuoyunu bu savaşın İran tehdidini tamamen sona erdirecek kesin bir hesaplaşmadan çok, uzun sürecek bir mücadelenin yeni bir halkası olabileceğine hazırlıyor gibi göründü.
Nitekim, çatışmanın birçok kez yeniden yaşanabileceğine işaret ederek, İsrail’in gerekirse “düşmanlarını defalarca yenmek zorunda kalacağını” söyledi.
Bu söylem, bazı analistlerin Netanyahu’nun bölgesel çatışmaları yönetme doktrini olarak tanımladığı yaklaşımı yansıtıyor: Rakibe ağır darbeler indirmek, stratejik bir başarı ilan etmek ve ardından karşı taraf yeniden toparlandığında yeni bir çatışma turuna hazırlanmak. Bu yaklaşım, sorunu kesin olarak çözmekten çok çatışmayı yönetmeye odaklanıyor. Bu da Netanyahu’nun yıllarca kendisi için kurmaya çalıştığı, savaş döneminin tarihi lideri, hatta bir tür Winston Churchill benzeri lider imajıyla çelişiyor.
İran savaşı ona liderlik görüntüsünü güçlendirme fırsatı verse de, operasyonların ilk haftalarında Netanyahu’nun medyadaki görünürlüğü dikkat çekici biçimde sınırlı kaldı.
Görünürlüğü, kısa video mesajları ve Fox News’e verdiği tek bir televizyon röportajıyla sınırlı oldu. Bu röportaj, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun, ilk Amerikan saldırılarının kısmen İsrail’in tek taraflı bir saldırı düzenlemesini ve bunun da bölgedeki Amerikan güçlerine doğrudan İran misillemesi getirmesini önlemeyi amaçladığını ima eden açıklamalarının ardından geldi.
O röportaj sırasında Netanyahu’ya, Trump’ı savaşa girmesi için kendisinin mi ittiği soruldu. Netanyahu bu soruya gülerek karşılık verdi ve Trump’ın “dünyanın en güçlü lideri” olduğunu, kararlarını da ABD’nin çıkarlarına neyin uygun olduğuna göre verdiğini söyledi.