Avrupa'nın büyük güçlerle ilişkilerinde izleyeceği üçlü strateji
“Avrupamız ölümlüdür... Ölebilir ve her şey bizim yapacağımız tercihlere bağlıdır.” Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 2024 yılında Sorbonne Üniversitesi'nde yaptığı konuşmada Avrupa'nın durumunu bu sözlerle tanımlamıştı.
Macron'un karamsar tonu gerçeklerden uzak değildi. St. Antony's College Avrupa Çalışmaları Merkezi'ndeki Dahrendorf Programı Direktörü Dimitar Bechev, “Avrupa İçin Mücadele: Rusya, Çin ve Türkiye” adlı kitabında, Avrupa'nın dış tehditlerin ve iç bölünmelerin arttığı daha istikrarsız bir uluslararası ortam karşısında stratejilerini yeniden şekillendirmek zorunda kaldığını belirtiyor.
Bechev, Fox News için kaleme aldığı değerlendirmede, liberal demokrasinin ve hukukun üstünlüğünün yalnızca dünya genelinde değil, Avrupa'nın kendi içinde de gerileme yaşadığını ifade etti. Ayrıca karşılıklı faydaya dayanan ekonomik entegrasyon ve ortak kurallarla desteklenen çok taraflı yönetişim modelinin, büyük ve otoriter eğilimli güçlerin nüfuz mücadelesi yürüttüğü günümüz dünyasında eski cazibesini kaybettiğini vurguladı.
Yazara göre Avrupa, liberal demokrasinin zayıfladığı ve onlarca yıldır ekonomik iş birliği ile ortak normlar üzerine kurulu çok taraflı düzenin aşındığı bir dönemde derin dönüşümlerle karşı karşıya bulunuyor.
Bechev, büyük güçlerin nüfuz mücadelesi verdiği bir ortamda Avrupa'nın artık Soğuk Savaş sonrası dönemdeki yaklaşımla dış tehditleri yönetemeyeceğini belirtiyor.
Dış Baskılar ve İç Sorunlar
ABD ile Avrupa arasındaki görüş ayrılıklarının büyümesi ve kıta içinde milliyetçi ile popülist akımların güç kazanması, Avrupa'nın uluslararası alandaki etkisini zayıflattı.
Geçmişte demokrasi ve ekonomik entegrasyonu yaygınlaştırarak dünyayı kendi değerleri doğrultusunda şekillendirmeye çalışan Avrupa, artık daha çok kendisini dış baskılardan korumaya odaklanıyor.
Aynı zamanda Avrupa, Rusya, Çin ve Türkiye başta olmak üzere çeşitli küresel aktörlerin rekabet alanına dönüşmüş durumda.
Bu ülkeler arasında bazı ortak noktalar bulunsa da kullandıkları yöntemler ve hedefleri birbirinden farklılık gösteriyor.
Rusya, yakın çevresinde ve ötesinde askeri güce dayanırken; Çin ekonomik kapasitesini küresel siyasi nüfuza dönüştürmeye çalışıyor. Türkiye ise daha bağımsız bir güç olarak konumunu sağlamlaştırmayı ve bölgesel rolünü genişletmeyi hedefliyor.
Avrupa'nın Üç Stratejisi
Yazara göre tehditlerin niteliğindeki farklılıklar, Avrupa'yı üç ayrı yaklaşım benimsemeye yöneltti.
Rusya karşısında Avrupa, Moskova'nın siyasi hedeflerini güç kullanarak dayatmasını engellemek amacıyla askeri caydırıcılığı artıran ve sert güç unsurlarını öne çıkaran "çevreleme" politikasını benimsedi.
Çin'e karşı ise Avrupa, özellikle teknoloji, madenler ve ilaç gibi stratejik sektörlerde Çin tedarik zincirlerine bağımlılığı azaltmayı ve ekonomik dayanıklılığı güçlendirmeyi hedefleyen "güçlendirme" stratejisini tercih etti.
Türkiye ile ilişkilerde ise Avrupa, Ankara'yı Avrupa alanı içinde tutmaya yönelik "uyum sağlama ve kapsama" politikasını izledi. Bu yaklaşım; iş birliği ağları, ortak kurumlar ve Avrupa Siyasi Topluluğu gibi esnek siyasi platformlar üzerinden yürütülüyor.
Bechev'e göre bu araçlar artık yalnızca Rusya, Çin ve Türkiye ile ilişkilerde değil; askeri, ekonomik ve teknolojik nitelikteki diğer tehditlere karşı da kullanılabilecek genel bir çerçeve sunuyor.
Güç Politikalarına Yakınlaşma
Bechev, Avrupa'nın temel değerlerinden vazgeçmediğini ancak sert güç araçlarını kullanmaya daha istekli hale geldiğini ifade ediyor.
Bu kapsamda Avrupa Birliği, “Avrupa İçin Güvenlik Eylemi” programı çerçevesinde savunma iş birliği projelerine 150 milyar euro kaynak ayırdı.
Ayrıca uydu sistemleri, hava savunma ağları, insansız hava araçları ve seyir füzeleri gibi alanlarda askeri ve teknolojik kapasitenin geliştirilmesine yönelik çalışmalar hız kazandı.
Bu değişim, Avrupalıların kıtanın güvenliğinin artık yalnızca ABD'ye dayanarak sağlanamayacağını giderek daha fazla kabul ettiğini gösteriyor. Özellikle Amerikan siyasetindeki değişimler bu düşünceyi güçlendiriyor.
Bu süreçte "stratejik özerklik" kavramı da Avrupa siyasetinin temel unsurlarından biri haline geldi. Tedarik zincirlerinin çeşitlendirilmesi ve dış güçlere olan ekonomik bağımlılığın azaltılması öncelikli hedefler arasında yer alıyor.
Bu doğrultuda 2023 yılında yürürlüğe giren "Ekonomik Zorlamayla Mücadele Aracı", diğer ülkelerin ekonomik ilişkileri siyasi baskı unsuru olarak kullanma kapasitesini sınırlamayı amaçlıyor.
Güvenlik Komşuluk Bölgesinden Başlıyor
Ukrayna savaşı, Avrupa'nın genişleme politikasının önemini yeniden tanımladı.
Yeni ülkelerin birliğe katılması veya komşu ülkelerle ilişkilerin derinleştirilmesi artık yalnızca demokrasi ve iyi yönetişim projesi olarak görülmüyor. Bu yaklaşım aynı zamanda daha geniş kapsamlı bir güvenlik stratejisinin parçası olarak değerlendiriliyor.
Bechev, Ukrayna'nın Rusya karşısında temel bir savunma rolü üstlendiğini ve bu rolün uzun yıllar devam etmesinin beklendiğini belirtiyor.
Bununla birlikte Avrupa'nın uyum sağlama kapasitesinin, karşı karşıya olduğu sorunların sona erdiği anlamına gelmediği uyarısında bulunuyor.
Kıta, bir yandan ABD ile ittifakını korumaya, diğer yandan Çin ile rekabeti yönetmeye ve Rusya'nın hedefleriyle mücadele etmeye çalışırken, iç siyasi farklılıklarla da baş etmek zorunda kalıyor.
Bu iç ayrışmalar, Avrupa'nın tam anlamıyla bütünleşmiş bir süper güce dönüşme kapasitesini sınırlıyor.
Bechev'e göre Avrupa tek başına liberal uluslararası düzeni kurtaramayabilir. Ancak krizlerden ders çıkarma, dayanıklılığını artırma ve çıkarlarını koruma konusunda önemli bir kapasiteye sahip.
Yazar, Soğuk Savaş sonrasında üzerine inşa edildiği değerlere artık daha az uyum gösteren ve giderek daha rekabetçi hale gelen uluslararası sistemde Avrupa'nın yerini koruyabilmesi için yeni gerçekliğe uyum sağlamaktan başka seçeneği olmadığını vurguluyor.